Doğu Likya Rotası: Rüzgâr, Sonsuz İniş, Şakayıklar, ve Sinir Sistemi
- 14 May
- 8 dakikada okunur

Tarih: 4–7 Mayıs 2026
Ekip: Serap ve Ben
Rota: Geyikbayırı → Abdullah Garden → Çitdibi → Hisarçandır → Elmalı Yayla → Dayısı Geçidi → Göynük Kanyonu
Toplam yürüyüş: 56,8 km (kaybolmalar dahil)
Yürüyüş tipi: Ağır çantalı, çadırlı, bağımsız trekking
Zorluk: Çok Zor
Dijital Parkur: https://loc.wiki/t/264140463?wa=sc

17 yıl önce ilkini, 2.sini 12 yıl, 3.sünü 7 yıl, 4.sünü 2 yıl önce yürüdüğüm sevgili ışık ülkesi Likya Yolunda bu sefer Doğu Likyadaydık, Geyikbayırı’ndan Göynük Kanyonu’na yürüdüğümüz yolun biraz teknik biraz duyusal hikayesi;
Bazı yollar vardır; sadece gördükleriniz ve duyduklarınızla değil, bedeninizle de hatırlarsınız.
Ah o ayaklar… Baldırlarda kalan gerilim, gece çadırı sallayan rüzgâr, saatler süren, hiç bitmeyecek gibi gelen inişler… Bir anda köşede beliren yabani bir at, ormanın içinde sesinden tanıdığın ağaçkakan, yolda tanışılan yoldaşlar, bir yaylanın ortasında içilen — soğumuş olsa bile iyi gelen — kahve… ve ah bir de o uçurumlar…
Korktuğunuz bir anda size “yavaşça devam et” diyen sesi unutmak pek mümkün değildir.
Bazı yollar insanı sadece bir yerden bir yere götürmez. Kendine nasıl davrandığını, zihninin nasıl çalıştığını, korkuyla ne yaptığını, yorulunca kim olduğunu da gösterir.
Bu yürüyüş biraz da öyleydi. Bolca sınandık.
Doğu Likya rotasında 3 gün boyunca bazen çok güçlü, bazen tamamen dağılmış hissettik. Kaybolduk, düştük, üşüdük, güldük, çok yürüdük, sinir sistemimizi çeşitli şekillerde test ettik. İnsanın kendiyle bile bu yolda kalması zorken bir de iki kişiydik. Yine enteresandın Likyacım, ağrılarımıza inat sürprizler de yaptın bize. Hıdrellez gecesi bir dağ köyündeki eski caminin kadınlar bölümünde uyuduk misal.. Ertesi gün Bey Dağlarının tepelerinde, ormanlarda, renkleriyle şov yapan Şakayık çiçeklerinin arasından geçtik. Bir gece rüzgârdan hiç uyuyamadık, başka bir sabah bir de kene eşlik ediyordu bize. Sonra Göynük Kanyonu’nun buz gibi suyunda çözüldük, yol oraya kadardı anladık.
Başlangıç: Ağır Çantalar ve İlk Kayboluş
2 Mayıs’ta Antalya’ya geldim. Bu yürüyüşü daha önce birlikte iki kez Likya yürüdüğüm arkadaşım Serap’la yapacaktık. 3 Mayıs’ta market alışverişimizi yaptık:hazır çorbalar, paketli yemekler, enerji barları, eski kaşar, kuruyemiş, lavaşlar…
Çadırlı ve bağımsız ilerleyeceğimiz için:
çadır,
ocak,
tüp,
tava,
kamp çaydanlığı,
mat,
uyku tulumu
içlik
polar
sandalet
yemek
su 2şer lt
gibi ana ihtiyaçlarla çantalarımız oldukça ağırdı.
Serap’ın çantası yaklaşık 13 kilo, benimkiyse 15 kiloydu.

4 Mayıs sabahı 10:30da anayoldaki Likya Başlangıç tabelasında girip Geyikbayırı’ ndan yürümeye başladık. Daha ilk saatte sohbet ederken işaretleri geçip ilerlediğimiz için ilk kaybolmamızı yaşadık. Zaten işaretlemeler kötü diye yazanları okumuştum ama bu bizim klasik ilk gün rota girişi geleneğimiz diyim. Genelde ilk gün konsantrasyon oluşmadığı ve henüz bulunulan şartlara adapte olunmadığı için yaşanan bir durumdur genel bir durumdur. Sürekli kayboluyor, geri dönüyor, yeniden rota arıyorduk ilk diyebilirim. Serap Wikiloc’tan takip etmeye çalışıyordu ama orada bile herkes farklı yerlere girip çıktığı için tam emin olmak kolay değildi. Ben geleneksel işaretçi ve içgüdüselciyim ama o da tek başına bu rotada sökmüyordu. Yapılması gereken en doğru şeyi yapıp en son işareti bulduğumuz yere gidip tekrar başlıyorduk her seferinde. Bu arada rotaya girmek için hazırlanırken Kayseri'nden solo gelmiş bir yürüyüşçü ile, Hasan ile de tanıştık. Deneyimli bir Likya yürüyüşçüsüydü ve bu parkurla tüm Likyayı tamamlayacaktı. Sonraki günlerde bazen öne geçti, bazen biz onu yakaladık. Yolda tanışılan insanların kısa sürede küçük bir ekip ruhuna dönüşmesi Likya’nın enteresan taraflarından biri, severim. Yol boyunca ara ara birlikte yürüdük, aynı yerlerde kamp attık. Yoldaşlığı için ona da ayrıca teşekkürler.
İlk gün sürekli yükseldik. Ağır çanta, bedenin henüz açılmamış olması ve rüzgârla birleşince yürüyüş baya sıkı başlamıştı.
Abdullah Garden: Rüzgârla İlk Gece

Karabel yaylası tarafına çıktığımızda sanıyorduk ki kamp alanı vb bir yer ile karşılacağız çünkü wikiloc haritalarda Karabel Camping yazıyor. Kamp alanı sandığımız yerin aslında rüzgârın çok sert estiği küçük bir yayla olduğunu gördük. Hiç ev yok sadece yıkık bir ahır ve çeşme. Orada kalmak mümkün değildii hava soğumuştu.
Devam edip Abdullah Garden yazan noktaya hafif bir inişle ulaştık. Ama burası da beklediğimiz gibi bir tesis değildi. Yıkık bir yapı ve bahçesi olan, su bile olmayan bir ev. Ahşap bir çardağı vardı, onun altı boştu. Hasan olduğunu tahmin ettiğimiz bir çadır kurulmuştu ama resmen uçacak gibi sallanıyordu. Biz çadırımızı en az rüzgar alan yere; bir tarafı taş duvar olan çardağın altına kurduk.
Hızlıca çorba ve ton balıklı makarna yapıp, çadıra, tulumlara girdik.
Ama gece boyunca neredeyse hiç uyuyamadık.
Rüzgâr çadırı sürekli sallıyordu. Baya soğuktu. Sabah olsada kalksak diye bekledik, ben açıkçası sabah da ısınamayacağımızı biliyordum çünkü sabah güneşi çadıra vuramazdı, vadimsi bir yerdeydik, dağlar güneşi kesiyordu. Yani bedenimiz daha ilk geceden çok yorulmuştu.
Düşüş 2. Gün
Ertesi gün hedefimiz önce Çitdibi, sonra Hisarçandır’dı.

Sabah 6 da kalkıp hızlıca kahve yapıp, enerji bar yiyip toparlanıp Hasan ile birlikte rotaya girdik. Ve yol ciddi şekilde zorlaşmaya başladı. Bu sefer iniyorduk.
Çarşak taşların, dar patikaların ve uçurum kenarlarının olduğu bölümlerden geçiyorduk. Bazı yerlerde “Buradan yol geçemez,” diyorsunuz ama işaret gerçekten orayı gösteriyor. En zorlu yerleri geçtik artık derken ara ara yine patika inceliyordu.
Bir noktada ayağım kaydı.
Sırtımda yaklaşık 15 kilo çantayla yüzüstüne doğru düştüm. Düşerken önce yüzümün üstüne düşeceğim ve gerçekten uçuruma yuvarlanacağımı saliselik düşündüm. Tabiki koruma refleksi ile düşüşü yumuşattım. Bir kolum altımda hafif yan durdum. Evet çantam biraz uçurum tarafındaydı ama durdum! Bağırdım tabi, hemen gerimde Hasan kalkma sakın diyerek koştu, peşinde Serap.
Elimin içi ve dizim soyuldu biraz dirseğim filan ama asıl etkisi zihinseldi.
O düşüşten sonra sinir sistemim ogün toparlanamadı. Normalde geçebileceğim yerlerde bile durmaya, korkmaya başladım. Serap sabırla beni motive etmeye çalışıyordu. Bu kısma geleceğiz.

Neyseki inmemiz gereken yere az kalmıştı, Çitdibine 11 e doğru indik. Çitdibi Camii’ne vardığımızda uzun mola verdik. Güya köydü ama kimse yoktu, bakkal yoktu, çeşme bile yoktu.
Oradayken dizime ve elime pansuman yaptım. Şarjlarımızı doldurduk. O sırada sandaletimin bağlantısı koptu. Hasan’ın çakısıyla ve yanımdaki yardımcı iple sandaletimi tamir ettim. Kahvaltı, caminin musluğundan su derken 2 saate yakın dinlendik.
Düşüşün Etkisi, Hedef Hisarçandır ve Güzel İnsanlar
Hisarçandır’a giden yol benim için ayrıca zordu. Çünkü rota yine uzun ve sert inişlerle devam ediyordu. Dizim düşmenin etkisiyle şişmeye başlamıştı ve artık omuzlarımda sadece çantanın ağırlığı değil, korku da vardı.
Normal şartlarda rahatlıkla geçebileceğim yerlerde bile adım atmaya çekinir hale gelmiştim. Ayağımı yeryüzüne güvenle basamadığım için istemsizce öne eğilerek yürümeye başladım. Dizlerimi normalden fazla büküyor, ağırlığımı kontrollü vermeye çalışıyor, her adımı tereddüt ederek atıyordum. Ve dizime, bedenime binen yüküm artıyordu. Bu da bedeni daha fazla yoruyordu. Bir yerden sonra zihnim sürekli aynı şeyi söylemeye başladı:“Bunu yapmak istemiyorum.”
Ama Likya’da öyle bir noktaya geliyorsunuz ki artık geri dönmek de kolay olmuyor. Dağcılıkta da böyledir, hikingde de. Yakında bir araba yolu yok, kolayca çıkabileceğiniz bir yer yok. Devam etmek zorundasınız. Üstelik yalnız da değilsiniz. Yanınızdaki insan da sizden etkileniyor; siz yavaşladığınızda onun ritmi de değişiyor. Aynı şekilde o düştüğünde ya da zorlandığında bu kez siz devreye giriyorsunuz.
Zaten zor koşullarda genelde böyle oluyor. Bir kişi korktuğunda diğeri ister istemez daha sakin, daha toparlayıcı olana dönüşüyor. Biz bunu yürüyüşlerimiz boyunca çokca yaşadık. Bazen Serap’ın zorlandığı yerde bana sakinlik gelir, benim dağıldığım yerde ise Serap beni topar.
O gün gerçekten Serap’a çok iş düştü. Sürekli:“Yapabilirsin.”“Yavaş yavaş gel.”“Oradan değil buradan bas.”diyerek bana hem destek oldu hem yol gösterdi.
Ama insan bazen ne kadar telkin duyarsa duysun, o durumun içinden fiziksel olarak çıkmadığı sürece rahatlayamıyor. Bende olan da buydu. Çünkü düşmüştüm ama aynı parkurun içinde yürümeye devam etmek zorundaydım. Fiziksel ağrıdan çok, bedenin hâlâ aynı tehdidin içinde olduğunu hissetmesi yoruyordu. Başka bir konuya geçmiyorsunuz, dikkatiniz dağılmıyor; hâlâ aynı kayaların, aynı inişlerin, aynı uçurum hissinin içindesiniz. Bu yüzden korkunun bedenden çıkması da zaman alıyor.

Neyse ki Hisarçandıra gelmeden geniş dere yatağına inebildik ve HES' i geçerken içten bir küfür salladık. Sonra yeniden yükselmeye başladık. Döne döne traktör yolundan ilerledik çoğunlukla. Bir yola çıktık ve köy gözüktü. Vardığımızda artık bedenlerimiz ciddi şekilde yorulmuştu. Dizlerimiz, ayaklarımız, belimiz ağrıyordu. Özellikle sırt çantasının yükü kalça ve leğen kemiği bölgesine iyice baskı yapmaya başlamıştı.
Etrafa bakınırken birisi Eda, Serap diye seslendi baktık Caminin bahçesinde Hasan çay içiyor.
Caminin imamı ve eşi Nurten Hanım bizi de sıcacık karşıladı. Caminin bahçesinde çardakta kalabilirsiniz dediler hatta.
Orada bakkal olmadığını öğrenince moralimiz biraz bozuldu çünkü yiyeceğimiz azalmıştı. ertesi gün için. Nurten ablanın masmavi gözleri, rengarenk çiçekleri vardı. İyilik halini hissettim. Sonra dün çok üşüdük diyince caminin kadınlar bölümünde yatırmayı teklif etti bizi. Allah! dedik :)
Kalın halılarla kaplı, temiz, eski bir caminin içinde, sıcak ve güvenli bir yerde uyuduk. Çadır kurma derdi de olmadı mis.

Bilin bakalım o gece neydi? Hıdırellez! İyilik hali ile allahın evinde, doğanın dibinde uyuduk o gece, Hıdırellez dileğimi kağıda yazdım.
Nurten Hanım’ın sağlık problemleri varmış. “Tek isteğim sağlığımın toparlanması,” demişti bana, umarım iyi olursun Nurten abla. Zaten tüm yolculara yardım ediyorlarmış, o iyi olmasın da kim olsun.
Bazı insanlar vardır; konuşmalarından, yüzlerinden, tavırlarından iyi insanlar olduğunu anlarsınız. Onlar tam öyle insanlardı diyeyim ve bu kısmı da geçeyim.
Sabah oldu üşümeden uyandık çünkü klimada vardı, açmıştık. Toparlandık neşe ile tam çıkacağız 7 gibi bi baktık botlarımızın içi su dolu. Klima akıtmış haha. Bildiğim 2 bardak su döktük botlardan. Yine bir telaş başladı. Sandalet, terlikleri giydik, 7:30da bizi almaya Tuncay Bey geldi.
Tuncay Yerdelen ve Şakayıklar

Likya yürüyüşçülerinin yıllardır tanıdığı biriymiş. Hasan kahvaltılık yemeğimiz olmadığı için önerdi. O da youtube videolarından görmüş. Eski Türk Hava Kuvvetleri Pilotu, izci, Likya Rotasının açılmasında emeği olan, Kate Clowun arkadaşı, tam bir Türkiye değeri demek istediğim bir beyefendi ile tanışmış olduk. Yürüyüşçülere yardım ediyor, kahvaltı hazırlıyor, rota bilgisi veriyor, eskiden hatta aktif bir işletme olarak da hizmet veriyorlarmış ailecek. Gerçekten bu yolun hafızası gibi bir insan. Numasını aşağıya yazıyorum, ihtiyacınız olmasa bile tanışın, dinleyin isterim.
Tuncay Yerdelen : 0505 757 99 04, Hisarçandır Köyü, Antalya
Kahvaltıdan sonra artık biraz kurumuştu botlar, giydik, tekrar yola çıktık, 3. gün.
Elmalı Yayla’ya doğru yükselirken şakayık ekoparkına denk geldik. Ormanın içinde açmış pembe şakayıklar görmek inanılmazdı, ilk kez gördüm.
Karaçamlar, kızılçamlar, sedirler, kuş sesleri…
Likya bazen bütün sertliğini unutturacak kadar güzel oluyorsun be.
Elmalı Yayla da Hasan'ı yakaladık, geçtik.
Bu Doğa Yürüyüşü Değil Artık; Dayısı Geçidi ve Tükeniş
Baya bir orman içinden inişe geçtik, sonra yükselmeye başladık. Artık sarp kayalıklar, yine uçurumlar olaylı bir yer daha ama ben iyiyim. Hatta Serap sordu, önde mi arkada mı yürürsen daha az stresli olursun? Dedim stresli değilim, dünkü korku geçti, iyiyim. Sonra Dayısı Geçidi’ne ulaştık. Anlatılmaz yaşanır, hatta bence yaşanmasa da olur :) Her iki tarafıda uçurumlu bir kayalardan dar boğaz. Orada Hasan yeniden bizi yakaladı.
Büyük kayaların arasından, bazen ellerimizle tutunarak geçtiğimiz etkileyici bir bölgeydi.
Ardından saatlerce süren çok sert bir iniş başladı.
İşte yürüyüşün kırılma noktası da orası oldu.
Sabahki nemli botlar hâlâ tam kurumamıştı. Benim bot tabanlığım sürekli ayağımın altında katlanıyordu. Dizim ağrıyordu. Ayaklarımız şişmişti. leğen kemikleri isyandaydı. Üstelik doğru düzgün yemek de yememiştik kahvaltı sonrası. Sadece iniyorduk ama gördüğümüz eşsiz şeyler de vardı! Ormanın içinde otlanan bir vahşi at, sesinin duyup kulak kesilince gördüğümüz bir ağaç kakan! Renk renk çiçekler, ilk kez gördüğümüz bitkiler, canlılar…



Saatler geçtikçe artık hepimizin morali ve enerjisi düşmeye başladı. Arada bir yukarıya çıkan ve inen diğer yürüyüçülerle de karşılaşıyorduk.
Göynük Kanyonu’nun suyunun sesini duyuyor ama bir türlü ulaşamıyorduk.
Bir noktada isyan ettim, yeter artık! Bitsin bu çile :) Kısa 5-10 dklık molalar hariç hiç mola veremedik çünkü ormandan çıkmamız lazımdı. Sabah 7den beri ayakta, 9dan beri yoldaydık, akşam artık 5-6 gibi piller bitmeye başlamıştı özetle. Sonra ben düzeliyordum, diğerimiz söyleniyordu…
Biraz mücadeleye dönmüştü artık olay.
Ve sonunda hava tamamen kararmadan hemen önce Göynük Kanyonu’na, tesise ulaştık, 8 civarı.
Göynük Kanyonu: Sınır

Kanyonun içinde kamp atmak istemedik çünkü çok serindi. Güvenlik görevlisi bizi daha korunaklı bir içerdeki çadır kamp alanına yönlendirdi.
Yakındaki marketten sıcak yemek söyledik.
Sanırım yaklaşık 12 saate yakın süredir doğru düzgün yemek yememiştik.
Karnımızı doyurup çadırlarımıza girdik ve ilk kez gerçekten üşümeden uyuduk.
Yeni olay yüklenmişti; sabah Serap boynunda bir kene olduğunu fark etti. Sabahlarımız çok hareketli maşallah!
Kemer Devlet Hastanesi’ne gidip güvenli şekilde çıkarttırdı.
Ben o sırada kampı topladım.
Sonra oturup düşündük.
Aslında o sabah yine yürümek istiyor gibiydim, Likya’da hep öyle olur çünkü. Akşam “Bir daha yürüyemem,” dersiniz ama sabah yeniden yola çıkma isteği gelir.
Ama bu kez bedenimizin ve zihnimizin sınırına geldiğimizi kabul ettik.
Yürüyüşü burada bırakmaya karar verdik.
Göynük Kanyonu’nda suya girmek inanılmaz iyi geldi.
Kaslarımız gevşedi. Günlerdir suya değmemiş gibiydik. Sadece 2 yerde dere geçişi vardı o kadar.
Sonra yürüyerek kanyondan çıktık. Yürümeye başladık, bir Rus çift bizi araçlarına aldı, kaya tırmanışçılarıymış, tatlılardı. Onlarla Cennet Koyu tarafına vardık, onlar koya indi, biz devam. Yoldan araç geçmeyince Kemer Belediyesi’nin temizlik görevliler bize yardımcı oldu ve araçla bizi Tekirova kavşağına bıraktılar.
Oradan minibüsle Çıralı’ya geçtik.
Başta Phaselis’e gitmeyi düşünüyorduk ama artık biraz durmak istiyorduk.
Çıralı’da deniz kenarında küçük bir pansiyona yerleştik.
Akşam denize girdik, duş aldık, güzel bir yemek yiyip yatakta uyuduk.
Ertesi gün Olimpos’a yürüdük. Antik kenti gezdik. Sonra uzun bir kahvaltı yaptık, denize girdik. Hala ayaklarımın altı ve bacaklarım çok ağrıyordu ama geçeceğini biliyordum.
Harcamlarımın toplamı 9-10 bin civarı oldu. Son konaklama tatil tüm ulaşım ve yemek giderleri ile.
Yolun Kendisi

Yorumlar